MisKokulum Anne ve Çocuk Sağlığı Forumu

Go Back   MisKokulum Anne ve Çocuk Sağlığı Forumu > MİSKOKULUM HABER KÖŞESİ > Köşe Yazıları

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #111  
Alt 25.07.10, 22:52
Gülten - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yönetici
 
Ruh Hali:
Üyelik tarihi: Jun 2008
Yaş: 39
Mesajlar: 24.975
Tecrübe Puanı: 392
Gülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond repute
Standart Dijital peygamber

Dijital peygamber


Korku belası “dürüst” insan mı yapacak herkesi nedir?..

Ardı ardına “gizli kamera” gerçekleri patlıyor. Dijital peygamber tebaasına her sabah “adam ol, dürüst ol, onun her yerde gözleri var, bak nasıl yakalanırsın” diyor sanki...


**********

Arkadaşlarımın bebeği beş aylıktı. Anne artık işinin başına dönmek zorundaydı. Ajans aracılığıyla buldukları bakıcıya bebeklerini emanet ettiler. Bebeğin odasına ve salona koydukları kamera sisteminden bakıcıya bahsetmediler. İlk bir hafta sorunsuz geçti. Birinci haftanın sonunda gece görüntüleri izlerken dehşete düştüler. Bakıcı beş aylık bebeği tokatlıyordu. Çocuk saatlerce beşiğinde ağlıyor, bakıcı salonda televizyon seyrediyordu. Anne babanın ne hale düştüğünü ve olayın sonuçlarını tahmin edersiniz...


**********

İngiltere’nin eski gelini Lady Ferguson rüşvet alırken kameralara yakalandı. Özür diledi, perişan oldu ama nafile... İş işten geçti artık.

Rüşvetin görüntülü belgesi bütün dünyaya yayıldı.

Konuşmalar kayıtlara geçti. İngiltere Prensi Edward da artık zan altında. Rüşvete çanak tutarak varlığını sürdürdüğü bilinen Avrupa aristokrasisinde tarihin ilk kanıtı ortada. Örtbas edilecek gibi değil...

*********

Pek çok ünlü mekânın sahibi olan bir başka arkadaşım mekânlarının kasa, bar, ofis, lobi gibi her noktasını detaylarıyla görebildiği bir kamera sistemi sayesinde dünyanın neresinde olursa olsun her şeyi kontrol edebildiğini söylüyor. İnternet üzerinden ulaştığı görüntüler sayesinde sadece mekânların içinde olup biteni değil, kapısının önünden geçenleri bile görüyor... Masalardaki müşteri sayısından, mutfaktan çıkan yemeklere dek her şeyden haberi oluyor. Üstelik bunu 24 saat yapabiliyor olması ve mekân çalışanlarının bu şekilde izlendiklerini bilmeleri kendisi orada olsa bu kadar etkili olamayacağından cirosuna da çok olumlu bir katkıda bulunuyor...

**********

Almanya’da kiraladığı arabayla her türlü trafik kuralını ihlal eden, kırmızı ışıkta geçen, yanlış yere park eden ve nasılsa, “nereden bulacaklar beni Türkiye’de” diyerek rahat rahat ülkesine dönen bir başka arkadaşım geçen gün eline teslim edilen ceza faturaları ve kuralları ihlal ederken çekilmiş fotoğraflarıyla a girdi.

“Yahu şehrin her tarafında mı gizli kamera vardı kardeşim” diye söyleniyor. “Kabak gibi de çekmişler fotoğraflarımı, karanlık maranlık dememiş, hay Allah ödeyeceğiz artık paraları” diyor.

**********

Özel hayata yönelik son derece çirkin saldırı malumunuz Türkiye’deki siyasi çehreyi değiştirdi. Bir gizli kamera komplosu üç haftada nelere nelere sebep oldu...

Muhatapların seveni sevmeyeni, kim varsa herkes benzer bir durumda olma korkusunu geçirdi aklından. Gizli saklı işleri olanlar daha da tedirgin oldular...

Yaptıkları telefon görüşmelerini, gidip geldikleri yerleri gözden geçirdiler...

Baykal kaseti akılda olmayanı akla soktu...

**********

Korku belası dinlerin büyük şehirlerde ve kalabalık toplumlarda yapamaz olduğunu mu yapacak dersiniz? Yeni insanın yeni düzenini dijital korku mu sağlayacak acaba?

Her an gizli kameraya yakalanma korkusu ile işini hakkıyla yapan, kurallara uyan, çalmayan, rüşvet almayan, aldatmayan kısaca “günah işlemeyen” bir toplum mu oluşacak? Vicdan ve namus bir gizli kameraya bakacak yani...

VATAN


__________________










Alıntı ile Cevapla
  #112  
Alt 26.07.10, 00:10
Gülten - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yönetici
 
Ruh Hali:
Üyelik tarihi: Jun 2008
Yaş: 39
Mesajlar: 24.975
Tecrübe Puanı: 392
Gülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond repute
Standart

Gazeteci!

Çok uzun dümdüz saçları var. O kadar zayıf ki, bedeni henüz üniversiteye girmiş bir genç kızınkine benziyor. Makyajsız yüzü, ellerini kullanışı ve konuşmasındaki heyecan onu deneyimli bir Avrupa Parlamentosu habercisinden çok dediğim gibi, Avrupa’da okumaya gitmiş bir öğrenci gibi gösteriyor...

Kısa bir süre için İstanbul’da.

Sohbet ederken “Brüksel’e gideli ne kadar oldu? Nasıl başladı bu iş?” diye sordum.

Herkes hikâyesini anlatır ama bir de böyle güzel anlatan olunca hemen yazma, kalabalıklarla paylaşma isteği yükselir içimde. Ben şimdi onun kadar güzel anlatamam, malum kısacık bir alanda sayılı kelimlerle yapmak durmundayım bu işi...

Ama özellikle şu günlerde geleceğe dair kaygısı umutlarının ve hayattan beklentilerinin çok üstüne geçmiş genç arkadaşlarım için ilham verici olabilir diye düşünüyorum.

Ya da “gazeteci” tanımı için özel, temiz bir örnek!

**********

“Ben Karabük TED’de okudum. Çok disiplinliydi okul. Çok sıkıydı. 18 yaşımda bir gün bir kapının önünden geçerken Fransızca konuşan birilerini duydum. Duyduğum en güzel dildi sanki... Yanımdaki arkadaşım burası Fransız Kültür dedi. Bekle beni dedim arkadaşıma ve içeri girdim. Giriş o giriş. Fransızcaya âşık olmuştum adeta. Derhal Fransız arkadaşlar buldum kendime. Bu dili ve kültürü öğrenmek için elimden geleni yapıyordum. Bu arada üniversitede iletişim okuyordum. Dördüncü sınıftayken okulda profesörlerden biri tam sana göre bir şey var dedi. Avrupa Birliği gazeteciliği üzerine bir burstu. Kazandım. 21 yaşındaydım. Ve artık hayatıma Avrupa Parlamentosu diye bir gerçek girmişti... Okul bittikten sonra Brüksel’de kalmaya karar verdim ama iş bulmam gerekiyordu. Uzun bir liste yaptım. Her kurum ve üst düzey yönetici vardı listemde. Şimdi geri dönüp baktığım zaman inanamıyorum cesaretime. Onlar da randevu vermişlerdi bana ama... Tek tek gidip konuştum, ne okuduğumu, ne yapmak istediğimi anlattım. Sonunda Finansal Forum için çalışmaya başladım. Derken Radikal, NTV, Vatan, Sabah... Geçen hafta sonu “yeni medya” üzerine, sinemacılar, gazeteciler İtalya’da bir kasabada bir hafta kapandık. Öğrenmek bitmiyor hiç. Sürekli bir şeyler alıyor ve aktarıyorsun. Şaka maka Brüksel’e gideli tam 14 yıl olmuş...”

**********

Bunları anlatan, kısa bir süre önce Brüksel’de tanıştığımız Avrupa Birliği gazetecisi Duygu Leloğlu...

Onu sadece televizyon ve gazete aracılığıyla aktardığı Avrupa Birliği haberleri ile tanımıyorsunuz. Euronews için yaptığı röportajlar ve sekiz dakikalık siyasi sosyal haberlerle, insan hikâyeleriyle Irak, İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ukrayna gibi ülkelere açılan; Avrupa’nın ve dünyanın pek çok ünlü siyasetçisi ile içtenlikle arkadaşlıklar kurabilen, İtalya’da Avrupa Birliği Medya eğitim programına katılarak yeni medya üzerine dersler almaya devam eden bir gazeteci o.

Ve tüm bunları başarıyla yürütürken sörf yapmak için Portekiz’e kaçmayı da başarabilen bu genç kadından söz etmek istedim bugün..

Gençlerin rol modellerinin hayli tartışıldığı şu günlerde Duygu’yu tanımak ve dinlemek bana çok iyi geldi. Keşke bir televizyon programı yapıyor olsaydım şu anda. O programda Duygu, 21 yaşında gencecik bir insan olarak başladığı Avrupa macerasını bana anlattığı gibi anlatsaydı herkese... Öğrenmek sonu olmayan bir yolculuk. Kararlı olmak, istediğini elde edebilmek için çalışmaksa tek nihayet!

Duygu Leloğlu gibi gazetecilere, çalışkan insanlara özenerek yeni bir dil öğrenmek için, şahane bir kimlik kazanmak için heveslense keşke gençler... Sadece gençler değil, benim gibi, kendini yenilemek, yeni bir adım atmak isteyen herkes...





__________________










Alıntı ile Cevapla
  #113  
Alt 26.07.10, 00:12
Gülten - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yönetici
 
Ruh Hali:
Üyelik tarihi: Jun 2008
Yaş: 39
Mesajlar: 24.975
Tecrübe Puanı: 392
Gülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond repute
Standart

Acı ekmek parası


Lise öğrencisiydim. Seksenli yılların tam ortası yani... Almanya’daki Türk işçiler ve onların yaşamları ile ilgili çarpıcı gerçekler sadece Türkiye’de değil tüm dünyada tartışılmaya başlamıştı.

O yıllarda Millliyet yayınlarından çıkan bir kitap elden ele dolaşıyordu. Günter Wallraff isimli bir araştırmacı yazar Almanya’da yaşayan Türk işçilerinin dramını kamuoyunun geniş kesimlerine duyurmak için, yaşamının iki yılını en kötü koşullar altında, en tehlikeli işlerde kaçak olarak çalışan Türk işçileriyle birlikte geçirmiş, onların çalışma ve yaşam koşullarını tanımış ve bir kitap yazmıştı.

Kitap kapağının arkasında “İnsanların sırf yabancı oldukları için insan yerine konulmadıkları o ’En Alttakiler’le birlikte, Günter Wallraff, Türk işçisi Ali Levent olarak iki yıl inşaatlarda, McDonalds’ta, Thyssen’de kaçak işçiler arasında çalıştı. Büründüğü kılığı kimse farketmedi; tüm kapılar yüzüne çarpıldı. Gelişmiş bir sanayi toplumunda yabancı işçilerin özellikle Türkler’in yaşadıkları cehennemi yakından gördü” yazıyor...

Almanların kendi içlerinden birinin böyle bir gerçeği ortaya çıkarması sadece bizim ülkemizde değil Almanya’da da çok ses getirmişti. Devir değişti... Doğu Bloku yıkıldı. Demir Perde ülkelerinin çoğu bugün Erovizyon şarkı yarışmasında derece alma telaşındalar artık. Batı’yla aralarındaki farkı kapamaya çalışırlarken kendi içlerindeki sosyal sınıflar arasında uçurum açılıyor...

Türkiye artık o ülkelerin kaçak işçilerini taşıyan bir ülke oldu. Bir zamanlar iş gücünü trenlere doldurup Almanya’ya gönderen ülkemiz şimdi tahmini 200 bin kaçak işçinin umut kapısı...

Hayır Günter Wallraff gibi kılık değiştirmedim. Sadece merak ettim ve bir süredir hayatımıza giren yabancı işçilerin yaşamlarına bir günlük bir yolculuk yaptım...

Size Orta Asya’dan Türkiye’ye uzanan, en alttan bir hikaye anlatacağım....

BİZİM ‘en alttakilerimiz’

Türkiye’de tahmini 200 bin yabancı kaçak işçi bulunuyor. Başından geçen onca badirelerin ardından oturma izni alabilen Türkmenistanlı Zülfiye ile Laleli sokaklarını dolaşırken, kaçak işçilerin dramlarını konuştuk...

Ülkelerinde hakim, öğretmen, doktor olan binlerce insan tekstil atölyelerinde, inşaatlarda, evlerde çok ağır şartlarda çalışarak biriktirdikleri paralarla memleketlerine dönmeyi umut ediyor. Ama çoğunun Türkiye hikayesi hüzünle bitiyor

Aksaray, Laleli... İstanbul’da işiniz düşmezse nasıl bir hayat aktığını asla bilmeyeceğiniz gürül gürül bir nehir. Esnafın, çorap satan işportacısı dahil Rusça konuştuğu, vitrinlerin çeşitli dillerde ilanlarla dolduğu, satışın dolarla yapıldığı bu sokaklara girdiğimde “Vay, İstanbul’da yaşıyorum demeyeyim ben” dedim kendime...

Kendi şehrimin yabancı işçiler mahallesinde yabancı bir rehberim vardı o gün. Türkmenistanlı Zülfiye... Beş sene önce gelmiş buraya. Onunla Aksaray sokaklarında dolaşırken, o bana “Bu kadın Türkmenistan’dan, bunlar Kazakistan’dan” diye gösterirken bir yandan da hayat hikayesini anlatıyordu. Hikaye buradaki onbinlerce kaçak yabancı işçinin yaşadıklarından sadece bir tanesi... Zülfiye yüzünü göstermek ve soyadını vermek istemiyor ki çok haklı... Burada artık yeni ve yasal bir hayat kurmuş. Hikayesini bana güvenerek içtenlikle anlattı...

Zülfiye tıp fakültesinden terk... Yaşadığı şehirde lisede okurken satranç şampiyonu olmuş. Piyano çalıyor ve nota okuyor. Babası öğretmen. Abla ve abileri içinde öğretmen doktor, polis olanlar var. Sekiz kardeşin en küçüğü. Askeri okula gimek istemiş aslında. Ama babası tıp okumasında ısrar edince babasını kıramamış. Sevemediği bir bölümde mutlu olmamış ve okuldan ayrılmış. Evlenmiş. Bir oğlu olmuş. Doğumda yaşanan bir aksilik yüzünden çocuğunun beyninde bir rahatsızlık gelişmiş. Doktorlar çocuğunun en geç 13 yaşında ameliyat olması gerektiğini söylemişler.

‘Ameliyat parası için’

Karı koca çift vardiya çalışıyorlarmış: “Kendimi bildim bileli çalışıyorum ben. Çocuğuma hep annem, ablalarım baktı. O kadar çok çalışıyorduk ama ayda 200 dolar kazanamıyorduk. Türkiye’ye gidenler ayda 500 hatta 700 dolar kazanıyor diye duyuyorduk. Biz de gidelim ameliyat parasını biriktirip dönelim dedik. Önce kocam Mahmut çıktı yola. Kıbrıs’a gidecekti ama almadılar oraya. Sınırda tutmuşlar bir gece. Sonra İstanbul’a dönmüş ama gelmek istememiş tabii memlekete. Mahmut beni aradı. ’İstanbul’da çalışan birilerinin numarasını bul, geri dönmeyeyim’dedi. Çok uzaktan birini bulduk. Kadıköy’de bir lokantada kaçak çalışıyormuş o da. Mahmut bütün bir gün havaalanında oturmuş. O çocuk gelmiş ilgilenmiş, Topkapı’da bir mobilyacıya yerleştirmiş Mahmut’u.”

Büyük umutlar

Ara sokaklarda amaçsız dolaşmıyoruz aslında. Memleketinden çıkıp Türkiye’de çalışmak isteyen bir yabancı ilk olarak nereye gider? Nerede buluşurlar? Nerede kalırlar? Her memleketin ve şehrin kendine has buluşma noktaları varmış meğer. Birkaç otele götürüyor beni Zülfiye. Otellerin bazılarının lobileri ve koridorlarında adım atacak yer bulamıyorsunuz. Her yer koli dolu. Otellerin içinde çok fazla dikkat çekmek istemiyoruz. Bu koliler nedir diye soruyorum. “Bunlar ticaret yapanların kolileri. Buradan üç liraya alıyor, orada tanesini neredeyse on dolara satıyor. Tişörttür, terliktir. Bir de mesela buradan biz memlekete bir şey göndermek istediğimizde aracılık yapanlar var. Şeker göndermek istiyorsun mesela. En güzel şekerin kilosunu beş dolara alırsın burada. Ne gönderirsen gönder kilosu 8 dolara götürüyorlar. Sen onlara müşteri buldukça komisyonu düşürüyorlar. Para da gönderebiliyorsun. Ama bazen adrese ulaşamayabiliyor. Kayboldu diyor, el koydular diyor. Çok fazla yük taşıyan var. Onlar en kolay ve en çabuk zengin olanlar. Giriş çıkış yaptıkları için vize sorunları da yok tabii” diyor...

Biz oteller ve koliler arasında dolaşırken Zülfiye’ye sürekli Rusça laf atıyorlar. “Nereden anlıyorlar senin yabancı olduğunu?” diye soruyorum. “Anlaşılır, artık usta olmuşlar. Ben de hemen kim nereden geliyor anlarım. Elbisesinden, baş örtüsünden, örtüyü bağlama şeklinden anlarsın” diyor ve karşıdan gelen bir kadını işaret ederek “Mesela şu kadın Türkmenistan’ın Marı bölgesinden geliyor. Bizi sevmez bunlar, biz de onlar sevmeyiz. Bizde de Kürtler var abla ama çok kavgacı olur onlar. Tecen bölgesinde otururlar. Onlara kız vermek istemeyiz” diye yanıt veriyor.

Simit pahalıydı...

Bir parka gidip oturuyoruz. Karnım acıkıyor. Simit yesek diyorum. Gözleri doluyor Zülfiye’nin. “Bir simit yesek sadece birimizin karnı doyardı. Simit pahalıydı bizim için. Bir ekmek alır paylaşırdık...” diyor.

“Peki nasıl geldin buralara, kalacak yerin yok, işin yok, bir güvencen yok, dil bilmiyorsun. Neye güvendin?” diye soruyorum.

“Şimdi olsa yapabilir miyim bilmiyorum ama oğlum için 20 bin dolar biriktirmek zorundaydık. Mahmut’tan birbuçuk ay sonra da ben geldim. O bir koltuk atölyesinde çalışıyor ve orada yatıyordu. Dükkanı kapatıp bir minderin üzerinde uyuyorduk. Bir hafta iş aradım. Türkçe harfleri okuyamıyordum o zaman. Çocuk, hasta bakmak için çağırıyorlardı. Kan ter içinde elimdeki kağıdı göstere göstere, kaybola kaybola gidip geliyordum. Bir yaşlı kadının yanına koydular beni. Ama kadın bir hafta sonra öldü. Tekrar Mahmut’un yanına atölyeye döndüm. Bir şirket var iş buluyor dediler. Sana iş buluyor ama ilk maaşının yarısını kesiyorlar. Dört katlı bir eve gittim. Pasaportumu aldılar. Burada böyle dediler. Evin sahibi olan adam çok sinirliydi, her şeyi kırıp döküyordu. Sürekli tehdit ediyordu. Senin kimsen yok, her dediğimi yapacaksın diyordu. Seni istersem ihbar ederim, istersem şu denize atarım balıklara yem olursun, kimse de arayıp sormaz seni diyordu. Geceleri korkudan uyumuyordum. İlk izin günümü bekledim gitmek için. Bir yere gidemezsin dedi. Çöp dökmeye çıktığımda yan villadan yaşlıca bir kadın çıktı aynı anda. Bana bakıp Özbek dilinde kızım sen neredensin dedi. Annemi görmüşüm gibi oldum bir anda. Ağlayarak boynuna sarıldım. Evde yaptıklarını ve çok korktuğumu, kocamla telefonla konuşturmadıklarını anlattım. Kadın beni içeri aldı. Sen hemen şimdi git, sakın içeri girme, eşyalarını da bırak. Pasaportu filan düşünme. Buralarda hep kameralar var, hırsızlık yaptı derler. Şirket nasılsa alır pasaportunu. Hemen kaç, dedi. Patronuna durumumu anlattı. Patronu bana 20 lira yol parası verdi. Oradan Mahmut’u aradık. Beni otobüse bindirdi o kadın. Otobüs şoförüne beni indireceği yeri söyledi. Ben bir kez daha Mahmut’un yanına, koltuk atölyesine döndüm. Hiç para kazanamamıştım ve her şeyim orada kalmıştı.”

Başbakan Erdoğan şu an itibarıyla yüzde 14 olan işsizlik oranını ivedilikle yüzde 10’a indirme hedefinde olduklarını açıkladı... Türkiye dış dünyaya, dünya politikasına kapalı yaşayıp, kendi iç sorunlarınlarıyla boğuşuyor. Ancak bu içe kapanıklık da ne yazık ki büyük dramlara neden olan kaçak iş gücü gibi sorunları görmeye yetmiyor. Ve tahmini 200 bin yabancı kaçak işçinin çoğu Orta Asya’dan... ’Kaçak iş gücü’nde akşam yemeği şimdilik sadece Türkiye’nin alt tabakasına...

‘Anladım ki iyi insanlar da varmış...’

Zülfiye’nin Türkçesinin muntazamlığına inanamazsınız. Beş sene önce bunları yaşamış insan o olamaz diye düşünüyorsunuz ama anlatırken o günleri tekrar anımsamak belli ki onu çok üzüyor. Gözyaşlarını silerek anlatmaya devam ediyor.

“Mahmut’un yanına gittiğimde giyecek hiçbir şeyim yoktu. Onun elbiselerini giydim. Bir tekstil atölyesinde iş varmış dediler. Orada kalabiliyormuşssun, öğlen yemeği de veriyorlarmış ama dört yüz lira alacaksın dediler. Orada Türkler de kaçak çalışıyordu ama onlara altı yüz lira veriyorlardı. Bize yatacak yer diye gösterdikleri şey gündüzleri üzerinde baskı yaptığımız katlanır masalardı. Boya kokardı, ama gidecek yerimiz yoktu. Defolu mallardan yastık yapardık. Masaların üzerinde kıvrılır uyurduk. Kahvaltıya paramız olmadığı için öğlen onların vereceği yemeği beklerdik. Gece çalışırsan da yemek verirlerdi ama gece mesaisi için Türkleri tercih ederlerdi. Onlar yerdi. Ama her şeye razıydım. İki hafta çalıştım. Oradaki Türklerden biri ’Biz altı aydır alamıyoruz maaşlarımızı. Maaşımızı alamadığımız için çalışıyoruz, mecburuz birikmişimizi almaya. Hiç boşuna çalışmayın burada, gidin, vermeyecekler paranızı sizin’ dedi. Vermediler gerçekten. Artık koltuk atölyesinde de kalamazdım. Çok çaresizdik. Parkta yatıyorduk yine. Yine de şükür ediyorduk. Moskova’da yeşillik satarken Azeriler bizi kovalarlardı. Polise yakalansak bütün hasadımızı çiğner, ayaklarının altında ezerlerdi. Nezarete götürürlerdi. Kazandığımız bütün parayı alırlardı. Metroların bittiği saatte salarlardı. Buz gibi havada gidecek hiçbir yer bulamazdık. Donmamak için apartmanların merdivenlerinde yatardık. Türkiye’de yine de Allah’a şükür parktaydık ve hava sıcaktı...”

SONUNDA BİR TELEFON

“Bir gün ’Bebek bakar mısın’ dediler. ’Bakarım’ dedim. Sarıyer’de bir ev. Ben dokuzuncu bakıcıymışım. Evin sahibi bana günde bir kez tuvalete gitme izni verdi. Banyomu hafta bir kez yapabileceğimi, çamaşırlarımı sadece bir kez yıkayabileceğimi söyledi. Bebeği bana baktırıyordu ama mutfağa girmem, yiyeceklere elimi sürmem yasaktı. Salondaki koltukta uyuyordum. Ama evin erkekleri sabaha kadar oyun oynuyorlardı. Sabaha karşı bebek uyanıyordu. Nerdeyse hiç uyumuyordum... Oradan da iki ay sonra ben ayrıldım. Mahmut para biriktirmişti. Oda tutmuştuk artık... Derken bana bir telefon geldi. İki çocuklu dul bir kadın varmış. Kocası yeni ölmüş. Evinde bir çalışanı daha varmış ama gece yatılı kadın istiyormuş. Kalbim çarpa çarpa gittim... O gün bugündür onlarla çalışıyorum. Çocukları büyüttüm. Patronumla ve diğer çalışanlarla kardeş gibi olduk. Burada gördüm ki iyi insanlar da var. Patronum bütün yasal işlemlerimi halleti. Ben artık burada kaçak değilim. Oturma iznim var. Oğlumun ameliyatını da yaptırdık... Çocuğum benden uzakta büyüdü. Sağlığı yerinde çok şükür. Şimdi para biriktiriyorum. Belki tekrar bir çocuğum olur. Bir kızım olursa, bütün bu çektiklerimin karşlığını alırım belki...” diyor...

Buradaki en yakın arkadaşı Özbekistanlı bir hakim. Evet, o hakim burada bir evde bebek bakıyor... Bir başka arkadaşı ise öğretmen, bir diğeri doktor... Hepsi daha iyi bir hayata hızlı ama zor yola katlanarak kavuşmak için buradalar... Namuslarıyla ve alınterleriyle hedefledikleri parayı biriktirip, dönecekleri günü bekliyorlar...

__________________










Alıntı ile Cevapla
  #114  
Alt 26.07.10, 00:14
Gülten - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yönetici
 
Ruh Hali:
Üyelik tarihi: Jun 2008
Yaş: 39
Mesajlar: 24.975
Tecrübe Puanı: 392
Gülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond repute
Standart

Kanıksamak

Güneş yok ama hava sıcak... Bunaltıyor, terletiyor... Ruhumuz da böyle... Günlerimiz de... Gündemimiz de... Gazetelerimiz de...

“Bir şeye inanmanın güzel tadı”nı unutalı...

Vakit geçiyor.

“Bu insani yardım Erez kara geçişi kullanılarak yapılsa, geçişe kontrollü izin verecekken İsrail...” derken ben, arkadaşım net ve tartışmasız kesiyor sözümü:

“İşin özü bu arkadaşım” diyor. “Dünyada böyle idealistler var, Gazze ablukasını delmek için canlarını feda edebiliyorlar. Zaten mesele gayrımeşru ablukanın sona ermesi. Yoksa bir kere ilaç-gıda götürmüşsün ne manası var ki? Yarın gene aç ve hastalar...”

Sonra da başını öte yana çeviriyor.

“Dünyada böyle idealistler var...” cümlesi kalbime oturuyor.
Bu öyle bir tonda çıkıyor ki çünkü... Anlıyorum. “Sen bir ideale inanmanın güzel tadını unuttuğundan beri...” diyor aslında...


***************


Kanıksamak...


“Çok tekrarlanma sebebiyle etkilenmez olmak, alışmak” diye tanımlıyor Türk Dil Kurumu bu sözcüğü...

“Bıkkınlık getirmek, usanmak” diyor ek olarak...

Dünyadan, dünyanın adil olmayan günlerinden, zulümden, terörden, her yeni güne yeni bir felaketle uyanmaktan bıkmak...

Bıkmak bir gerekçe olabilir mi?

Bir idealin peşini bırakmanın gerekçesi olabilir mi?
Seçilmiş yalnızlığın, bireysel mutsuzluğun sebebi olabilir mi?

Çelimsiz inançlar büyütmeye çalışırken bu inançların durmaksızın devrilmesinden bıkmış olabilir mi insan? Bu yüzden anlamakta güçlük çekebilir mi idealistleri?
Bir gemiye doluşup inadına üzerine gitmeyi anlayabilir mi?


***************

Uyandık ki İskenderun, uyandık ki Hakkari, uyandık ki yeni Ergenekon... Yıllardır her sabah aynı “abluka”ya uyananlara alıştık mı artık?

Arkadaşım başını bana çevirmiyor. Ben derin düşüncelere dalmış ona bakarken “başını öte yana çeviren” niceleri düşüyor aklıma. Boğaz’da lacivert bir yelkenli duruyor, belli ki içindekiler Boğaz kıyılarını seyrediyor... Ağır ağır yol alıyor yelkenli... Bir başka kıyıda bir başka gemi...

Sözlerin, sözcüklerin anlamı var mı, bazen bilemiyorum...
Gemiler yola çıkmadan birkaç gün önce TRT Haber’de İnsani Yardım Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Osman Atalay ile birlikte aynı programa konuktuk. Heyecan ve coşkuyla yola çıkacakları günü bekliyordu. Programı TRT İstanbul Haber Müdürü Selver Gözüaçık sunuyordu ve “İsrail karşı çıkacağını söylüyor yine de gidecek misiniz” diye sorduğunda Atalay gülümseyerek, içtenlikle “O kadar sivile karşı bir şey yapabileceklerini sanmıyorum, biz silahsız olacağız ve sadece yardım götüreceğiz” demişti...
Bir şey olabileceğine kimse ihtimal vermiyordu ki gülüşerek, neşeyle son buldu sohbet.

Hava sıcak. Güneş yok. Bunaltıcı...

Bir şeye inanmanın güzel tadını yitiren yalnız şehir insanı... Bir ablukayı delmek için canını vermeyi göze alanları anlar mı?

__________________










Alıntı ile Cevapla
  #115  
Alt 26.07.10, 00:18
Gülten - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yönetici
 
Ruh Hali:
Üyelik tarihi: Jun 2008
Yaş: 39
Mesajlar: 24.975
Tecrübe Puanı: 392
Gülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond reputeGülten has a reputation beyond repute
Standart

Yarım


Bazen yazmak yarım kalıyor yazanın boğazında... Anlatması güç ama yazı özgür değil biliyor musunuz... Ya da her yazı özgür değil demeliyim. “Neden öyle yazdığının” ya da “neden öyle düşündüğünün” bedelini ödetmek istiyorlar. O bedelleri ödemekten yorgunsanız, pahası yüksek sınırlara girmez oluyorsunuz bazen... Her zaman değil. Bazen!

Mesela “aşk”tan yazmanın ederi çoktur kadınlar için. Öde öde bitmiyor. Döve döve doyamıyorlar.

Durmaksızın ders veriyorlar. Uysal ve söz dinleyen evcil bir hayvana çevirmeye çalışıyorlar.

“Aşk”tan yazarsan, açık sözlüysen bir de kadın olduğun için “düşük-basit-aptal-hafif-cahil” diyebiliyorlar.

Kadın olduğun için “Kıskanç-hırslı-hain-alçak-aptal” olarak da tanımlanıyorsun.

Kadın olduğun için “Kafan zaten başka bir şeye çalışmıyor, kop artık bunlardan, büyü” diye akıl bile vermeye bile cüret edebiliyorlar...

Bunları açık yüreklilikle yazdığın kadın yazılar yüzünden işitiyorsun.

O yüzden sonunda vazgeçiyorsun.... Bazen. Her zaman değil!

**********

Aşktan yazmaktan geçsen de okumaktan geçemiyorsun ama..

Okumak tamamlayan, o eksik kalan tarafını dolduran eylem. Ben aşktan susalıberi genç bir kalemden okuyor, ondan okudukça tamamlanıyorum.

Emre Kalcı yeni bir kitap daha çıkardı.

Adı Yarım...

Nasıl da güzel isimler buluyor kitaplarına. Kir diyor, Alçı diyor, Her Aşk Biraz Kendinin Katilidir diyor, Sessiz Düet Silahsız Düello diyor...

Bu sefer “Yarım” demiş..

Kapağında yarım bir kurabiye duruyor.

**********

“Herkes korktuğu bir şeyden kaçıyor hayatı boyunca; kimi tutuklu kalacağı bir aşktan, kimi ayrılmaktan, kimi doğduğu yerden, kimi yalnızlıktan... Kimse, bir hikâye yarım kalırsa ne olur diye merak etmiyor; kimse birini yarı yolda bırakana dönüp bir şey söylemiyor... Çünkü herkesin ardında bıraktığı bir suç var mutlaka... Birbirine değmeden koşanları izlerken ‘gitmek herkesin hakkı da, giden herkes haklı mı’ diye soruyorum...

Alışmak için uzaklara gidip bir daha dönmeyecek bütün kuşları besliyorum...”

Böyle diyor Emre “Yarım” isimli son kitabında.

**********

Herkes geride bıraktığı bir suç yüzünden kolluyor birbirini değil mi. Yalnızca katiller, hırsızlar ve ahlaksızlar kolluyorlar... Seyrettiğiniz bütün kriminal filmleri düşünün. Okuduğunuz bütün cinayet haberlerini. Bütün suç ortakları kollar birbirini. Sır tutarlar.

Çünkü bilirler, biri giderse hepsi odeyecektir o bedeli.

Bedel ödememek için, o hapse girmemek, o esareti yaşamamak için suçsuzlar üzerine yalancı şahitlik bile yaparlar. Delil oluştururlar el birliği ile. Jüriyi kandırırlar.

Ama her katilin hiç hesaplamadığı bir iz kalmıştır bir yerlerde.

Adalet önünde sonunda tecelli edecektir.

Bunu da ben söylüyorum. Hadi inanmak istiyorum diyelim...

__________________










Alıntı ile Cevapla
  #116  
Alt 26.07.10, 00:39
toprağım - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Krizantem
 
Ruh Hali:
Üyelik tarihi: Sep 2009
Yaş: 36
Mesajlar: 8.647
Tecrübe Puanı: 197
toprağım has a reputation beyond reputetoprağım has a reputation beyond reputetoprağım has a reputation beyond reputetoprağım has a reputation beyond reputetoprağım has a reputation beyond reputetoprağım has a reputation beyond reputetoprağım has a reputation beyond reputetoprağım has a reputation beyond reputetoprağım has a reputation beyond reputetoprağım has a reputation beyond reputetoprağım has a reputation beyond repute
Standart

emeğine sağlık cnm
__________________
TOPRAK CANDIR YAŞAMDIR HAYATTIR.TOPRAK HERŞEYDİR...HERŞEYİM CANIM OĞLUM TOPRAĞIM......
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
aydın, iclal, köşesi, vatan



Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Açık


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 20:53.


Anne ve Bebek Sağlığı Forumu
 
 

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.1.0 ©2007, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369