MisKokulum Anne ve Çocuk Sağlığı Forumu

Go Back   MisKokulum Anne ve Çocuk Sağlığı Forumu > MİSKOKULUM HABER KÖŞESİ > Köşe Yazıları

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 14.10.09, 15:32
asuman - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Krizantem
 
Ruh Hali:
Üyelik tarihi: Oct 2008
Yaş: 40
Mesajlar: 13.018
Tecrübe Puanı: 431
asuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond repute
Thumbs up İclal Aydın Köşesi


“İyiliği ve yıldızları” önce kim vurdu?

Geçen hafta Leipzig Medya Özgürlük Ödülü’nü aldı Ahmet Altan... Bu ödül daha önce ABD’li gazeteci Seymour Hersh’e, öldürülen Rus gazeteci Anna Politkovskaya’ya verilmişti. Dünya üzerinde ödülün 10 yıllık bir geçmişi var. Gerçeği ortaya çıkarmak için kendisini tehlikeye atan gazetecilere, yazarlara veriliyor...

Kendi şahane küçük odalı hayatımızda, yemek yerken izlediğimiz haber bültenlerimizde, gözlerimizin gördüğü sınırlardan ibaret zihnimizde pek yer almadı bu haber...

Ödülü aldıktan sonra verdiği bir röportajda; “Çok basit bir sorunu var Türk basınının; gerçekleri söylemiyor. Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca da Türk basını gerçekleri Türk halkından sakladı. Yaşadığımız tüm sorunların temelinde medyanın bu günahı yatıyor bana sorarsanız” diyor...

Ne yazılı basın ne görsel medya; hiçbiri bunu kendine sormuyor. Çünkü aynı tarihlerde medya kendi magazin stilini masaya yatırıyor.

Çünkü sorgulanması gereken de öncelikli olan da bu!

Çünkü basındaki bütün kirli eller, ellerinde kameralarla sokaklarda koşturan o çocuklara ait!!! Haber yapmak istediği kişi itiraz edince, istediğini alamayınca polise objesini ihbar ederek olay çıkaran sadece o paparazziler değil mi? Yönetenler, köşelerin büyük başları değil çünkü... O büyük kavgalar bundan sayılmaz değil mi?

Bugün elini “magazinel” anlamda vicdanına koyanlar, insani ve ahlaki ve “gerçek” gazeteciliklerini de masaya yatırmaları gerektiğini sadece gün bitip, dükkân kapanıp baş başa kaldıklarında birbirlerine fısıldayarak mı itiraf edecekler?

Diyor ki Ahmet Altan ödülünü aldığı gece yaptığı konuşmada:

“İnsanları, diğer canlılardan ayıran iki önemli özellikleri bulunur. Birincisi, bu vahşete kendi akıllarını ve bilinçlerini katıp, doğanın masum vahşetini, günahkâr bir kötülüğe çevirirler. İkinci özellikleri ise bununla tam anlamıyla çelişir. İnsanlar, zayıfların ve güçsüzlerin haksızlığa uğramasına karşı çıkan bir başka güdüye sahiptirler. Buna vicdan deriz.

Hangi ırktan, hangi dinden, hangi kültürden olursanız olun bir adam bir çocuğu dövdüğünde buna isyan edersiniz. Bütün hayatımızı, bütün kişiliğimizi, bütün varlığımızı, doğuştan sahip olduğumuz bu özelliklerimizden hangisine sahip çıktığımız, hangisini besleyip büyüttüğümüz belirler. (...) Bazıları, kötülüklerini ve vahşetlerini sınırsızca kullanırlar. Kendi kısa hayatlarını biraz daha iyi yaşamak, biraz daha zengin olmak, biraz daha güçlü olmak için başka insanları ezer, aşağılar ve öldürürler. Bazıları, bu kötülüklere katılmazlar. Vicdanları buna izin vermez. Ya da kötü olacak cesaretleri yoktur. Onlar, kötülükleri tasvip etmez ama bu kötülüğe karşı da çıkmazlar. Bazıları da, sadece vicdanlarını dinler, kendi çıkarlarından vazgeçer ve güçsüz olanları korurlar. Kötülüğün ve vahşetin ‘mantıklı’ bir nedeni vardır. Onlar bunu kendi çıkarları için yaparlar. Ve biz, kendi çıkarlarımız için yaptıklarımızın mantığa uygun olduğunu düşünürüz. Vicdanın ve iyiliğin ise mantıklı bir nedeni yoktur. Belki de bu yüzden Kant, ‘Ben yıldızlara ve iyiliğe şaşarım’ demiştir. İyilik, gerçekten de şaşırtıcıdır. Doğanın canlılara yüklediği bencilliğe ve vahşete aykırıdır çünkü. Tarih, mantıklı kötülüklerle, mantıksız iyiliklerin dövüşüne şahit olmuştur her zaman. Bu savaş hâlâ sürüyor. Bu savaş sürdüğü için bu ödül veriliyor...”



***


Ahmet Altan’ın bu konuşmasını okuduğumda yeni bir günün ilk saatleriydi ve evet, gökyüzünde yıldızlar vardı...

Sesi kısık televizyonumda ise kötülüğün “mantıklı” ve “ikna olunmuş” görüntüleri...

İtiraf ediyorum aslında Timuçin Esen’i ben dövdüm.. Ve Tarık Akan’ı... Ve Ceylan’ı da ben vurdum...

İtiraz etmediğim kadarım çünkü... Ses çıkarmadığım kadarım. İtiraf ediyorum... “Yıldızlara ve iyiliğe” artık ben de şaşırıyorum... Ve belki onlardan daha çok bel altı kavga edilen bir mahallede, her şeye rağmen dirençle iyilik için düşünebilen “gazetecilere...”


VATAN
__________________
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 15.10.09, 07:36
denizece - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Gül
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Yaş: 32
Mesajlar: 1.012
Tecrübe Puanı: 221
denizece has a reputation beyond reputedenizece has a reputation beyond reputedenizece has a reputation beyond reputedenizece has a reputation beyond reputedenizece has a reputation beyond reputedenizece has a reputation beyond reputedenizece has a reputation beyond reputedenizece has a reputation beyond reputedenizece has a reputation beyond reputedenizece has a reputation beyond reputedenizece has a reputation beyond repute
Standart 15 ekim 2009

Sessizlik payı
“Ne var ki haklı duygular ille de doğru siyasetler üretmiyor...” diyor Etyen Mahçupyan Taraf’taki yazısında.

“Ermeni diasporası da asıl işini yapmaktan kaçındı ve kolay yolu seçti. Asıl işi her şeye rağmen Türkiye toplumu ile ‘konuşmaktı’. Onlar ise, kendilerini devlet yerine koyarak, parlamentoları, hükümetleri, devletleri muhatap aldılar. Bugün Ermenistan kabuğunu yırtarak dünya sahnesine çıkarken diasporanın kendine atfettiği rolü de bitirmiş oluyor. Aslında bu son derece hayırlı bir gelişme. Çünkü diasporanın asıl gücü esas şimdi ortaya çıkacak. Yani Türkiye toplumu ile, kaybettiği kendi yerelliğiyle konuşmaya başladığı zaman...” diye devam ediyor...

Sabahın erken saatlerinde bu yazıyı okuduktan sonra akşamki maçı izlemeye gelecek olan arkadaşlarım için hazırlık yapmaya koyuldum... Kız kıza bir maç ve tartışma akşamı planlamıştık...

Ama zihnimde hep aynı cümle vardı: “Ne var ki haklı duygular ille de doğru siyasetler üretmiyor...”



***


Benim ülkemin de (belki kişisel yaşamımın da) hikâyesi bu cümlenin gölgesinde yürüyor sanki...

Haklı; anlaşılır duygularımız doğru adımlar attırmıyor çoğu zaman...

“Haklısın ama yanlış oldu”ya geliyor yol bazen...

Tekil öykülerde haklı olmaya rağmen susmayı, beklemeyi, rasyonel davranabilmeyi öğrenmeye çalışıyor ve başarıyor da bazen hikâyenin sahibi...

Ama toplumsal, ortak edinilmiş, öğrenilmiş, öğretilmiş, kemikleşmiş duygular söz konusu olduğunda bu hemen hemen imkânsız gibi... Hele ki bizim gibi duygusal eşiği yüksek ülkelerde...


***


Hollanda’da öldürülen iş kadınının sırrı çözülüyor sonunda ve sevgilisinin ayrı yaşamakta olduğu karısının tuttuğu bir kiralık katil tarafından bıçaklandığı çıkıyor ortaya. Eski eşinki anlaşılabilir ve “kendince haklı” bir duygu değil mi? Ama işte ortada bir gerçek var ki doğru davranışı getirmemiş sonunda...

Parayla oynayıp, üç kuruş maaşa talim eden banka müdürünün yoldan çıkmasına ve zimmetine para geçirmesine sebep olan duyguya da hak verilebilir belki... Maaş çilesi, çok mesai, müşteri şımarıklığı, amir stresi vs...

Eşinin cep telefonunu, kişisel mesajlarını karıştırmanın çok şahane “haklı duyguları” vardır. Her zaman!Bir kere huylanmışsa tamam! Takibe aldıysa ve şüpheler giderek tırmanıyorsa haklı duyguya yanlış politika eşlik eder...

Her daim bir yanlışa eşlik edecek “haklı ve hakiki” bir sebep vardır!


***


Lafı uzatmaya gerek yok...

Kişisel anlamda serinkanlı olmayı pek zor becerdiğimiz bir hayatın içinde toplumsal sakinliğe nasıl ulaşabiliriz bilemiyorum...

Ama hepimiz sadece kendi içimizdeki “huzurlu yaşam isteği” için haklı duygularımıza en azından bir “sessizlik” payı verebiliriz...
__________________
EN SİVRİ DİLLİYMİŞİM
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 17.10.09, 10:21
asuman - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Krizantem
 
Ruh Hali:
Üyelik tarihi: Oct 2008
Yaş: 40
Mesajlar: 13.018
Tecrübe Puanı: 431
asuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond repute
Standart

17 ekim 2009

Yeni bir yer...
Sonunda yeni eve taşındım. Ev halkı perişan. Sığamıyoruz. Kitaplar, oyuncaklar, dünyanın çeşitli yerlerinden toplanmış objeler... Kutu kutu dağıtıyoruz. Dağıta dağıta bitiremiyoruz...

Sonunda başardık. Yerleştik.

Meryem yeni pencerelerden nefret ediyor ancak. Silmek için verdiği çabayı “Cirque de Soleil” yöneticileri görse hazır ip cambazı diye işe alırlar.

Bu sabah erkenden camları silmiş. Ve şu anda yağmur yağıyor. Pencerelere bakarak “Ne talihsiz bir kadınım ben Allahım, bir işi başarmış olmanın mutluluğunu yarım saat bile yaşayamıyorum. Şuna bak...” diyerek dertleniyor. Pencerelerden girip sonbahardan çıkıyor... “Zaten moralim bozuk... Yine niye yaşıyorum bilmiyorum, koca dünyada bir başıma küçücüğüm... Çalış çalış nereye kadar? Hevesim geçti dünyadan” diye devam ediyor... Peşinde dolanıyorum gönlünü alabilmek için. Hay Allah sanki yağmuru ben dökmüşüm gibi bir suçluluk içindeyim. “Niye öyle diyorsun Meryem, sen hepimizin etrafında toplandığımız meleğimizsin, sen olmasan ne yapardık” diye dil döküyorum ama hiç oralı olmuyor...



***


Sonbahar bedensel ve ruhsal yorgunluğumuzu katlıyor sanki... Evin içinde üç kadın bir şeylerle uğraşıyoruz ama hepimizde bir kırgınlık, bir burukluk, çarşafları katlıyor, çekmeceleri düzenliyor, kitapları diziyoruz... Hayatımızı ne kadar derleyip toplasak da sanki her mevsim değişimi içimizde daha büyük bir dağınıklığa yol açıyor. Ve o dağınıklık saçma bir özgüven sorununa da sebep oluyor. “Daha şimdi toplamıştım ben buraları, ne zaman dağıldı(m), ne vakit tozlandı(m) anlamıyorum. Kim girdi, kim bıraktı bu ayak izlerini?”

Öyle ya... Topla topla nereye kadar? Meryem haklı... Bir koca dünyada küçücüksün, hevesi geçiyor bazen insanın dünyadan...

Ve fakat yeni silinmiş pencerelere vuran yağmur nasıl da güzel yağıyor... Nasıl güzel kokuyor... Balkona çıkıp karşıdaki yeşil koruyu seyrediyorum...


***


“Meryem biliyor musun bu evin ilk kiracısı kimmiş?” diye yanına yanaşıyorum. Yaprak sarıyor hızlı hızlı...

“Kimmiş?” diyor.

“Ajda Pekkan’mış” diyorum... “Aaaa” diyor gülerek. Sonra yaprak sarmaya devam ediyor. Nergiz de mutfakta, kavanozları temizliyor. O daha az güler. İkisi de kısa bir an mevzuyu ilginç bulup, tekrar işlerine dönüyorlar...

Yanlarından çıkıyorum. Çalışma odasındaki kar kürelerinden üzerinde Venedik olanı alıyorum elime. Dantelleri, Murano camları, gondolları, üzümlü sardalyaları, güvercinlerle dolu San Marco meydanını, daracık sokakları, yüzlerce köprünün altından geçen kanalları ve yavaş yavaş batmakta olan şehri düşünüyorum...

Mutfak kapısından başımı uzatıp ikisine bakıyorum... Bir gondola bindirsem, çocuklar gibi gülerler mi acaba?

O anda karar veriyorum....


***


Kitaplığı yerleştirirken “Çok gezen mi bilir çok okuyan mı derler” diyordu Meryem Nergiz’e... “Ne çok gezdik ne de çok okuduk... Çorum’dan İstanbul’a işte. İco’dan sonra gördüm İzmir’i, Ankara’yı, Bodrum’u, Fethiye’yi, Elazığ’ı... Çok güzel yerlerdi bak hepsi. İnsan çok şey öğreniyor. Yeni yemekler, yeni evler görüyorsun hep... Gerçi kitap da okuyorum ama gezmek daha çok öğretiyor. Sonra işte yine her şey aynı bakma. Öğrendikçe daha mı mutlu oluyor insan bilmiyorum...”

Asıl soru bu zaten... Öğrendikçe daha mı mutlu oluyor insan? Bence oluyor... Meryem’le Nergis’i mutlu etmek istiyorum... Şimdi bu yazıyı okuyacaklar ya, kesin ağlar ikisi de...


vatan
__________________
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 19.10.09, 13:55
asuman - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Krizantem
 
Ruh Hali:
Üyelik tarihi: Oct 2008
Yaş: 40
Mesajlar: 13.018
Tecrübe Puanı: 431
asuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond repute
Standart



18 ekim 2009

Not
Çevremde kim varsa ya boyunlukla ya askılıkla yaşıyor bugünlerde. Boyun fıtığı, trafik kazası, düşme, kol çıkması, lif kopması, kas yırtılması vs...

Nedir bu; bir denge sorunu mudur, yine gezegen sorunu mudur anlamadım.

Bir süre önce bir arkadaşım, ki kendisi piyanisttir, bir düğünde halay çekerken düşmek suretiyle üç parmağını kırdı! Üç kişi zıplarken birbirlerinin üzerine yıkıldılar. Biri çellist diğeri de profesör! Piyanist olanın hayatı kaydı desem yeridir... Uğraşıp duruyor parmaklarıyla.

Bir diğer sevgili arkadaşım spor yaparken tutuldu kaldı. Nasıl da disiplinli ve özenli bir kadındır bilseniz. O, spor yapmadan güne başlayamaz. Acılar içinde öğrendi ki büyük bir boyun fıtığı problemiyle karşı karşıya. Perişan yatıyor. Artık spor yapamazsın demiş doktoru...

Sahne arkasında kostüm değiştirirken kolu çıkmış bir diğerinin de... Kolunu yerine takamadığı için acılar içinde antre kaçırmış...

Tuğçe Tatari ayağı takılıp düşerek kalçasını kırdı, yüz üstü üç hafta yatmak zorunda.

Ya Saba Tümer’in başına gelenler? Neyse ki ucuz atlattı.

Kas ağrısı olsa gerek yazı yazarken hayli zorluyor kolum beni. Ya birbirini görüp çocuk doğurmaya karar veren kadınlar gibi ya da esneyeni görünce esneyenler gibi bu durumdan etkilendim ve yataktan böyle kalktım ya da hakikaten bu aralar bir şeylerin etkisi altındayız.

Arkadaşlarımın hepsine geçmiş olsun diliyorum. Okura da ne olur ne olmaz biraz dikkatli olun, ayağınıza, bacağınıza, kolunuza aman özen gösterin, var bir terslik ortada demeyi ihmal etmek istemiyorum. “Yazarımız rahatsızlığı yüzünden yazısını yazamamıştır” notunu kendim ekliyorum.

İyi pazarlar diliyorum.

vatan
__________________
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 20.10.09, 13:54
asuman - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Krizantem
 
Ruh Hali:
Üyelik tarihi: Oct 2008
Yaş: 40
Mesajlar: 13.018
Tecrübe Puanı: 431
asuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond repute
Standart


20.10.2009

Mektup
İcom,

Hep bir yerlerde, bir şeylerin peşindeyiz. Oturup gözünün içine bakarak anlatmam lazımdı. Ama görüşmeyi bekleyemedim. İçimde büyüdü, yumru oldu.

Arasam, biliyorum yoğunsun, zaten telefonda anlatılır bir şey de değil. En iyisi yine yazmak dedim...

Ceylân’ı biliyorsun ya, elinde tahrası, kapıdan çıkarken annesinden makarna isteyip, sonra “bir şey”le parçalanan, o “kocaman gözlü” kız... Parçaları Lice’den taa buralara düşen... Düştüğü yeri yakan, o kocaman gözleri “neden” diye soran kız, Ceylân. Ona gittik biz. Baktık ki bu taraflardan onu gören yok, dokuz arkadaş düştük yola.

Gidince gördük ki, oralarda bile onu gören çok az olmuş... Gökyüzünden akan bir uğultudan sonra gelen büyük patlamaya koşan abisi görmüş meselâ, sonra annesi, arkadaşları, köylüsü, köyün imamı, öğretmeni görmüş, ama savcı görmemiş.

Ceylân’ın sekiz yıldır, bir başına koyunları otlattığı yere gelmeye korkmuş, vermiş eline kamerayı imamın, çek getir demiş. Altı saat beklemişler başında. Çocuğunun parçalarına altı saat bakmış anası İco... Sonra eteğine koymuş gövdesi yok kızını, getirmiş evine...

Gerisini şimdi herkes biliyor. Şu saatten sonra, ilerisi önemli artık. Türkiye’de yaşayan vicdanlı insanlar, adaletin, kim için, ne kadar olduğunu ve ne zaman tecelli edeceğinigörmeyi bekliyorlar sabırla. Ceylân’dan önce, Doğu ve Güneydoğu’daki çatışmalarda, vuruşmalarda ölüp gitmiş 356 çocuk için bir türlü gerçekleşemeyen adaletin...

Ben o insanların yüzüne bakmaya utandım İcom. Onları, kim, nasıl teselli edebilir? Annesinin aklı başından gitmesin diye kardeşinin parçaları üzerine ceketini atan abisi, sonra onu eteğine alan anası, onu gördükleri anı bir daha unutabilirler mi hiç? Gövdesi olmayan, parçaları dallardan sarkan Ceylân’ı...

Metin Altıok’un demesi geldi aklıma “Beni hoyrat bir makasla, aah eski bir fotoğraftan oydular.”



***


Bu eskimiş fotoğraf ne zaman değişecek? Bu hoyrat makaslarla, bu gül tenli çocuklara kıymaktan ne zaman vazgeçecekler?

Öyle yalnız, öyle korunmasız, öyle görünmez ki onlar. Her sabah, TV kanallarında, kaybolmuş çocukları, haber alınamayanları arayan programcı ablaları onları neden görmez?

Ya o kocaman lerimizin kadın kolları, dernekler, kurumlar, çocuktan, kadından sorumlu bakanlarımız?

O çocuklar bu memleketin, üstüne gölge düşmüş, karanlıkta kalmış illerinde, köylerinde yaşıyorlar diye mi?

Gözle rahatça görülebilen aydınlık yerlerde mi aranır hep yardım edilecek çocuklar, yılın annesi seçilecek kadınlar?

Dili, kimliği yasaklanmış, varlığı reddedilmiş, özgürlüğü pazarlık konusu yapılmış insanların çocukları, bizim çocuklarımız olamıyorlar mı?

Evlâdının parçalarını eteğine toplayıp, bir daha bir araya getiremeyeceği kendi parçalarına katan bir anne, bedeninin tam ortası, hoyrat bir makasla kesilip alınan bir çocukkız, bizim Başbakanımız’ın, Cumhurbaşkanımız’ın eşlerinin gözyaşlarını hak etmiyor mu İcom?


***


Ceylân’ın mezarından aşağıya inmeye çalışırken, o dik yokuşta zorlandığımı, geride kaldığımı gören, eteği kızının parçalarıyla dolu o kadın, eteğinde, sonsuza dek kızının parçalarını taşıyacak olan o kadın, Saliha anne, bildiği birkaç Türkçe sözcükle, ona tutunmamı istedi benden. Elimi hiç bırakmadan, tutup indirdi beni.

İnan, ben utancımdan yüzüne bakamadım. Bizim elimiz niye uzanmaz oralara? Hem de bunca hesapsız, hem de yürek “perçe perçe” dökülürken, hem de bu kadar içten...

Ceylân’ın başına, onun yerine büyüsün diye bir ağaç, bir de tahta parçası götürebildik. Üstünde, Ceylana me, dılê me, perçe perçe... yazan. Bu ülkede yaşayan vicdanlı insanlar, üçer beşer giderler belki... Gider de, onlar da bir şeyler yazarlar...

O dağlarda gezen Ceylân’ları, bir daha kimse avlamasın diye...

Savaş oyununu seven amcaların hoyrat makası, bir daha çocuklarımıza, gençlerimize değmesin diye...

Ceylân bize o kocaman gözlerini bıraktı... Çeşit çeşit kılıkla etrafımızı saran “o koca pençeli, sivri dişli kurtları” iyice görebilelim diye...

O gözler, bir daha kapanır mı İcom?

Öperim gözlerinden...

Yasemin...


vatan
__________________
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 22.10.09, 12:25
asuman - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Krizantem
 
Ruh Hali:
Üyelik tarihi: Oct 2008
Yaş: 40
Mesajlar: 13.018
Tecrübe Puanı: 431
asuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond repute
Standart



22 ekim 2009

Cici kız
Disiplinli bir ailede, modern Türkiye’nin gereklilikleri ile ait olduğumuz etnik kökenin geleneksel kurallarının harmanı içinde büyütüldüm.

Koşulsuz saygının değiştirilemez gerçeği ve yaşça, sınıfça büyük olanın daima haklı olduğu öğretisiyle şekillendi dünya üzerindeki ilk altı yılım, sonrasında bir şey söylemelerine gerek yoktu, ben bir başıma devam ettirdim...

Doğu kültüründe varlığını bugün de koruyan, zayıfı kendine ait kılmaya yönelik bu kural, körpecik çocuk zihnimizde ne yanlış koridorlar, ne berbat kıvrımlar açtı...

Üstelik annem ve babam “özgür düşünce” için mücadele eden gencecik iki idealisttiler ama ailevi, ahlaki kuralları hiçbir özgürlükçü eylem karşısında bükülmezdi...

Birini sevmekten önce saymam gerektiği belletildi bana. Bu yüzden belki de bir Ankara bürokratı sıkıcılığında geçti ömrümün bir yarısı... Ailevi bağlar söz konusu olduğunda ya da bir aidiyet duygusu geliştiğinde itiraz etmek, sorgulamak, isyan etmek, caymak, sınırların dışına çıkmak söz konusu olamazdı...

Sanırım buraya kadar anlattıklarım aşağı yukarı yaşıtlarıma ve benden öceki kuşaklara, özellikle kadınlara tanıdık bir durumdur... Ne kadar güvenlik vaat ediyorsan o kadar sıkıcı, ne kadar sıkıcıysan o kadar cici kız olursun...



***


“Bir yere ait olmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı” düşüncesi beynimin o şahane geleneksel kıvrımlarında korkakça dolaşmaya başladığında ben de aynı korkaklıkla Berlin sokaklarında dolaşmaktaydım. Doksanlı yılların başlarıydı...

Bir topluma, topluluğa, aşirete, ideolojiye, takıma, sevgiliye ait olduğunda sorgusuz sualsiz bir teslimiyet içindeki o aidiyetin sunağında kurban edilmeyi bekleyen bakirelerden biri olduğunu fark etmek birden ve kaçman gerektiğini anlamak!

Yıllar, yıllar alır bu planı yapmak.

Kendi zihninin taşlaşmış katmanlarında sığabileceğin kadar geniş bir tünel kazmak, kazdığın tünelden çıkan o parçaları atacak bir yer bulmak kolay iş değildir. Özgürlüğe giden yolun sonunda cici kızdan cadı kıza dönüşüm başlamıştır kaçınılmaz olarak...

Ki cadılar tarih boyunca yakalandığında yakılmıştır bilirsiniz.


***


Ayağımıza dolanan en büyük pranga suçluluk duygusudur!

Yeterince iyi bir evlat olamamak, yeterince iyi bir eş olamamak, yeterince vakit ayıramamak birincil akrabalara, yeterince iyi bir anne olamamak bir evlada, yeterince kahır çekmediğin için yeterince önemsenmeyeceğine inanmak sonunda...

Yeterince uçamamak peki?

Geçen yüzyılın en tartışılan ve kapladıkları alanda çok şey değiştiren iki aykırı çocuğun; Coco Chanel (Anna Mouglalis) ve İgor Stravinski’nin (Mads Mikkelsen) aşkını anlatan filmden bir sahne... Stravinsky’nin eşi Catherine (Yelena Morozova) elinde Chanel’in efsanevi parfümü No.5’i tutarken Coco’nun gözlerine bakarak sorar: “Hiç suçlu hissetmez misiniz kendinizi?”

Coco’nun yanıtı net ve kısa olur: “Hayır.”
Müthiş bir sonbahar bahçesinde, kısa saçları, keskin gözleri ve elinde sigarasıyla hayatının gerçek ve tek sahibi gibi duran Chanel, nefes almayı olanaksız hale getiren bir korseden çekip çıkarmakla kalmadı hemcinslerini... Hayır yaptığı sadece bu değildi... Sanırım bir “cadıydı” ve kadınlara sade siyah ipek elbiseler ve uzun uzun incilerle özgüven dolu, cesur bir dişilik satıyordu...

Başkaldıran ve ölümüne meydan okuyan bir kadınlık ve süreni anımsadıkça anımsayana acı verecek bir kokuyla unutulmazlık sunuyordu... Unutulmaz kadınların hikâyelerine bakın: Yanmayı ve yakılmayı göze almadan kazdığı o tünelden çıkamadığını göreceksiniz... Her hikâyede bunu göreceksiniz..

vatan
__________________
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 03.11.09, 21:11
asuman - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Krizantem
 
Ruh Hali:
Üyelik tarihi: Oct 2008
Yaş: 40
Mesajlar: 13.018
Tecrübe Puanı: 431
asuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond repute
Standart

Dağılmak için birebir...
Aslında güne şahane başlamıştım. Ta ki o telefon gelene dek. Medya dünyası böyledir. Tüm iş yaşamınız boyunca bu tür telefonlardan onlarca kez alırsınız. Değişime çok hızlı uyumlanmak, ayakta kalabilmenizin birinci kuralıdır. Neyse... Telefonda aldığım haberden sonra doğal olarak günün akışı değişti ve sadece bir saat uğrayabileceğim “cuma yemeğine” kocaman bir öğleden sonra kaldı...

Cuma yemekleri İstanbul’da yaşayan bir grup gazetecinin geçen yıldan bu yana geleneksel hale getirdikleri ve her hafta aynı saatte, aynı yerde uzun sohbetler ettikleri bir buluşma. Hıncal Uluç’tan Ahmet Hakan’a, Oray Eğin’den Soner Yalçın’a dek pek çok isim bu buluşmaların müdavimleri. Ben yeni katıldım. Katıldım sayılır. Yani birincisinde son yirmi dakikaya yetişebilmiştim. İkincisinde de iptal edildiğini haber vermeyi unuttukları üç kişi minik bir cuma toplantısı gerçekleştirmiş olduk.

Ahmet Hakan, Metin Uca ve ben...



***


Ben gittiğimde Metin Uca mekânın dışındaki masada, mekân sahibi Erol Kaynar ile kahvesini içerek durumu kabullenmiş tatlı tatlı sohbet ediyordu. Ahmet geldi, durumu gördü ve sakalı kadar onunla bütünleşmiş asabiyetiyle derhal alternatif bir “cuma, belki çarşamba, perşembe, hatta salı bile olabilir” yemeği organize etmeye karar verdi.

Sonra da Twitter’a girdi ve kim ne yazmış, ne olmuş kontrolü yapmaya başladı. Gerçek bir Twitter bağımlısı... Şimdi içinizde bir kısım kişi, tıpkı Metin Uca gibi “Twitter ne ki” diyebilirsiniz... Metin bunu dedikten sonra hemen ekledi: “Ama ben bulaşık makinesi bile çalıştıramam, ona göre anlatın.”

Anlattık. Kendine bir sayfa açıyor ve gün boyunca kendinle ilgili bilgileri paylaşıyorsun. Başta çok saçma gelse de bir süre sonra hep köşe yazmak isteyip de yazamamış insanlar için bir dile gelme platformu, köşe yazdığı halde köşesi dar gelenlere bir ek gazete, çok köşecilere yaramazlık yapma bahçesi, işini gücünü duyurmak isteyenlere bir pano, arıza çıkarmak isteyenlere de pasaportsuz Meksika sınırı, dedikoduya bayılanlara ise Pasifik Okyanusu hizmeti veriyor.

“Enteresanmış” dedi Metin ama Ahmet ve ben çoktan elimizdeki telefonlarla Twitter’a dönmüştük bile. Ben yazmaya başladım:

“Az önce Ahmet’e sende insanları şaşırtmayı seven bir Tom Ford havası var dedim. Güldü ve bana bundan sonra Tom der misin dedi.”

“Sonra dedim ki”...

Birbirimizin sayfasına düşenleri okuyup kahkahalar atarken Metin Uca bizi acıyarak süzdü bir süre. Sonra da güldü halimize. Çocukça bir eğlence bahçesi işte... Fazla takmamak, takılmamak gerek... Gerçekten bağımlılık yapıyor.


***


Aslında Twitter’ın dev bir hizmet verdiğini düşünüyorum.

Kimin gerçekten manyak, kimin huzursuz, kimin çalışkan, kimin korkak olduğu o kadar şahane çıkıyor ki ortaya... Takip ederseniz tabii... Ve aslında ne çok boş vakti nasıl sersemce harcadığımızı... Ve aslında herkesin şahane yalnız olduğunu... Dağıtmak için birebir... Dağılmak içinse muazzam...



VATAN
__________________
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 03.11.09, 21:11
asuman - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Krizantem
 
Ruh Hali:
Üyelik tarihi: Oct 2008
Yaş: 40
Mesajlar: 13.018
Tecrübe Puanı: 431
asuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond repute
Standart

Kim susuyor?
Haber bültenleri yetmiyor bana. Bir de elektirikli hızar sesi var... Yaklaşık bir yıldır beni takip ediyor. Overlokçuyla ikisi... Ben nereye gitsem o hızar makinesi civarımda, biri bitip biri başlayan eylemlerle “ben buradayım” diyor... O sesten kaçamıyorum...

Televizyonu, gazeteyi, radyoyu çıkarsam da hayatımdan ve şu anda şehrin en sakin, en sessiz çıkmaz sokaklarından birinde yaşıyor olsam da hayır kaçamadığım bir şey var! O beyaz minibüslü overlokçu yavaş yavaş sinsice balkonumun dibine geliyor ve printer sesli kadının berbat tonlamasından, o beni benden eden ses kaydından kurtulamıyorum.

“Sevgili-hanımlar-overlokçunuz-ayağınıza-geldi-halı-kilim-yatak örtüsü kenarı-kaplanır-dikilir-beş dakikada-teslim-edilir-sevgili-hanımlar-overlokçunuz-ayağınıza-geldi-halı-kilim-yatak örtüsü-kaplanır-dikilir-beş dakikada-teslim-edilir-sevgili-hanımlar-overlokçunuz.....”

Allah sizi inandırsın evde ne kadar patates, domates varsa olsa overlokçunun ayağına, başına nişan almak istiyorum.



***


Bu bağırma çağırma işinden, mikrofonlu, megafonlu sunumlardan oldum olası hoşlanamadım. Ama nedense şiddeti de yükselme seyreden yüksek sesli bir hayatın içinde yaşıyoruz ve sanki buna alışmak zorundayım. Herkes bağırarak konuşuyor. Sadece volüm yüksek değil, kelimelerin iç anlamları da yüksek...

Bir bağırtı, bir kıyamet, bir yıkma, bir tadilat, bir tamirattır bitmiyor...

Şah damarları şişmiş siyasetçilerden, sesi bağrınmaktan kısılmış medyacılara dek herkes bir telaş içinde. Herkes o kadar çok bağırıyor ki hiçbir şey işitemez olduk. Benim uğultudan kafam almıyor artık söylenenleri. Seçemiyorum hiçbir şeyi...

Yeni yapılanmaların takırtıları, cesur açılımların hızar sesleri, rahatsız olanların karşı tavırları, protestocular, protestoyu protesto edenler, hepsini birden kınayanlar... Ve birden bütün bu kalabalığın ortasından geçen, neden oradan geçtiğine, ne yapmak istediğine akıl sır erdirilemeyen “overlokçu” stiline sahipler ve adeta “patates-soğancılar!”

Bir düğmesi olsa hayatın ve basıversek, orada donsa görüntü. Sonra aklıselim sahibi, tane tane konuşan, ne dediği anlaşılan, aydınlatıcı bir analist durum değerlendirmesi yapsa... Şu kaotik, çılgın resmi bir izah etse, dese ki: Bu görmüş olduğunuz patates soğancı provokatördür, yazdıklarına ve söylediklerine bakmayın, overlokçu sizi sinirlendirmek suretiyle şiddete yönlendirmek istiyor, sakın ola o durmadan kendini tekrar eden cümlelerini duymayın, duymamayı öğrenin...


***


Pazar gecesi maçı iki arkadaşımla izledim. Maçtan sonra gideceğimiz çok şahane bir davet vardı aslında ama garip bir biçimde sakinliğe ve sessizliğe ihtiyacımız olduğunu fark ettik.

Sohbet ederken arkadaşım o gün okuduğumuz oldukça hırçın bir makaleyi yorumladı... “Neden bu kadar çok bağırıyorlar biliyor musun? Çünkü herkes kirlendiğinin farkında. Bunu taşımak ağır geliyor. İçlerinde hâlâ bir insan taşıdıklarının da bir göstergesi bu öte yandan. Ben kirliyim ama hanginiz değilsiniz ki ulan bağırtısı bu. Suçu paylaşalım, dayanılır olsun feryadı...”

Doğru söylüyordu arkadaşım. Gözünüzü kapayıp tek tek cümleleri duymaya çalışın:

“Ben daha temizim”, “senin kadar kirlenmedim”, “ben lekesizim”, “ben koyverdim gitti”, “benim umurumda değil”, “benim kaybedecek bir şeyim kalmadı”, “yalan söylüyorsun, en çok sen kaybetmekten korkuyorsun”, “ben çok bedel ödedim”, “ben masumum”, “sen de benim kadar günahkârsın...”

Uzar gider bu cümleler... Ve bu yazının sonuna usul usul bir Sezen şarkısı eşlik eder: “Masum değiliz, hiçbirimiz...”

Ve bu iç çekişi, oradan geçmekte olan bir seyyar “satıcı” bozuverir...

VATAN
__________________
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 03.11.09, 21:12
asuman - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Krizantem
 
Ruh Hali:
Üyelik tarihi: Oct 2008
Yaş: 40
Mesajlar: 13.018
Tecrübe Puanı: 431
asuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond repute
Standart

Mıknatıslı camsil ve seni seviyorum
Aslında yaşı bizden büyük. Ama biz ona o kadar çok müdahaleci yaklaşıyoruz ki ya da o buna öyle mutlu mesut izin veriyor ki çok uzun zamandır onu kardeşimiz sanmaya başladık. İşi gücü, parası pulu yerinde. Aklı başında. Yakışıklıdır da... İşi gücü deyince sıradan bir iş sanmayın ama. İki dudağından çıkacak kelimeye bakar piyasa. (Biraz abartmış olabilirim...) Yani çok güçlü bir adam. Parayı da yönetir, toplulukları da. İki ülke arasında yaşar. Üç gün buradaysa on gün oradadır. Yorulmaz, şikâyet etmez, kolay kolay sinirlenmez. Nasıl oluyor bilinmez, bütün bunlara rağmen herkesi ürküten bir ağırlığı vardır. Neyse... Ancak gönül meselesinde kendisinden beklenmeyecek ölçüde tutuktur... Aşk meşk işlerini kendisine yakıştıramaz...



***


Yeni evime hayırlı olsuna gelmişler. Benim derdim evin köşeli ve alengirli pencerelerini temizlemenin daha kolay bir yolu olup olmadığını öğrenmek. Yemekten sonra herkes bir yana dağılmış sohbet ederken takıntılı kafamı durduramadığım için misafirlere aldırmadan Google’da “pencere temizleme aletleri” aramaya başladım. Açılan sayfalarda Kanat Atkaya’nın 2001’de yazdığı “mıknatıslı camsil” yazısını buldum. Yazıya öyle dalmış, öyle bir kahkaha atmışım ki... Evdekiler onları hiç ama hiç duymamakta olduğumu fark etti... “Aaaa ama ayıp ediyorsun bize” itirazını duyunca “size şu yazıyı okumalıyım, hepiniz kendinize şahane sonuçlar çıkarırsınız” dedim.

Yazıyı okuyup bitirdiğimde herkes gülüyordu ama kim, ne sonuç çıkaracağını anlamamıştı...


***


Yazımın başında anlattığım arkadaşımız “Kızı anlıyorum, güzel şeyler duymak istiyor ama ben söyleyemiyorum ya. Uçaktan iniyorum doğru ona gidiyorum. Her telefonuna yanıt veriyorum. Bekletmeden mail’lerini yanıtlıyorum. Oradayken bütün vaktimi onunla geçiriyorum. Benden emin olması lazım. Ama siz kadınlar illa fazlasını istiyorsunuz. Yok kardeşim benim ağzıma yakışmıyor yaaa. Niye sorular sorup duruyor ki bana. İstediği yanıtı vermeyince de bozuluyor, bu sefer onu üzen biri oluyorum durup dururken. Bu da ayrıca sorun değil mi?” diye anlatıyordu yayıldığı koltukta.

Kız arkadaşlarımdan birisi “Geldin bu yaşa hâlâ çocuk gibi davranıyorsun. Artık öğrenmiş olman lazım. Müşterinin istediğini vermekte ne sakınca olabilir ki? Ağzıma yakışmıyor da ne demek? Söylesene seni seviyorum diye. Sevmiyor musun kızı?” diye soruyor.

Bizimki “sevildiğini biliyordur herhalde, her dediğini yapıyorum” diyor.

Şimdi siz sevgili okurlar “aşkta bilirkişi” olduğumu sanıyorsunuz değil mi? Hahah! Ben bu toplara hiç girmem artık. Benim bütün derdim Meryem’in can güvenliğini tehlikeye atmadan bu camların temizliğini nasıl sağlayacağız. İşveren olarak üzerime düşen nedir?

Ama bizimkiler benden yorum bekliyor. Homurdanıyorlar...

Gerçek fikrimi sorsanız herkesi özgür bırakmaktan yanayım. Seni seviyorum demek de bir ihtiyaçtır nihayetinde. İnsan demiyorsa demiyordur yani. Kanat Atkaya’ya gülerken biraz ona sığınıyorum ve yazıyı okuyorum. Siz de internet üzerinden bulup okuyun, gülün.

Ama biraz oradan biraz buradan çekiştirirsem bu hikâyeye monte edebilirim belki:

a) Her aşkın, her ilişkinin mutlak bir can güvenliği olmalıdır. Ancak aşırı korunaklı, fazla kişisel sınırlı haller salondaki büyük pencerenin üzerindeki martı pisliğine bakarak tekdüze ve sevimsiz bir “zorunluluk” yaşamaya benzer. Oysa lekeyi temizlerken kullanılan o alet... Camın her iki yanında birbirine tutunmuş iki parçadan birinin her an düşme ihtimali de var ya bir yandan... İşte güzel sözler o heyecanlı ve berrak beraberliklerin mıknatısıdır... Seksidir... Büyütür... Çok büyütür... Baştan çıkarır, tekrar bağlar.

b) Parçalardan biri düştü... Düştü de hayatın sonu mu geldi? Alırsın eline eski bir bez parçası, sığınır yaradana, trmanırsın demirlere bir güzel silersin dünyaya açılan pencereni...

c) Her yazıdan yararlı bir sonuç çıkarmak gerekiyorsa, zorlamalarım bu sonucu verdi.

d) İnternet üzerinde satışı yapılan bu camsillerin birisi 12 lira birisi 39 lira. Tahtakale’de de var mıdır? Varsa çok tel maşa mıdır?

e) Yazıyı sipariş eden arkadaşlarım, nasıl olmuş mu?


VATAN
__________________
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 03.11.09, 21:13
asuman - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Krizantem
 
Ruh Hali:
Üyelik tarihi: Oct 2008
Yaş: 40
Mesajlar: 13.018
Tecrübe Puanı: 431
asuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond reputeasuman has a reputation beyond repute
Standart

Ses çıkartmam
Siz de onlardansanız bu yazıyı hak vererek okuyacaksınız. Değilseniz zaten “diğerlerinden”siniz demektir...



***


Yıllar ama hakikaten çok yıllar önce... Yirmili yaşlarımın ilk yılları. İlişkiler içinde nasıl davranmam gerektiğine dair el yordamı, düşe kalka, deneye yanıla öğrenim gördüğüm yıllar diyelim... Sevdiğimi bildiğim ama sevilip sevilmediğimden emin olamadığım garip, sancılı bir durum içindeyim o tarihte. Hep bekliyorum. Bir akşamüzeri bir telefon geliyor, bir plan program yapılıyor, bir gülünüyor, bir sohbet ediliyor, diyorum ki “hah tamam, seviyor beni, kesin!”

Ama ertesi gün ses seda kesiliyor. Bir hafta, on gün çıt yok. Ben yine beklemeye geçiyorum. Bir süre sonra, kendimi dolduruşa getirip bir cesaret arıyorum. Karşımdaki ses öyle hayattan bezgin, öyle mutsuz ki aradığıma pişman oluyorum o an. Oluyorum ama kendime de hemen yeni bir teselli buluyorum: “Çok zor günler geçiriyor, aşk meşk kafasını karıştırıyordur şimdi, ben anlayışlı olayım, bekleyeyim, nasılsa düzelecektir...”

Hayatımız boyunca ne çok yapıyoruz bunu! Başkalarının bize yönelik her türlü yanlışına onların yerine bahaneler bularak kendimizi oyalayıp duruyoruz...


***


Bir ileri bir geri, vakit geçip gitti... Sevdiğim ya da sevdiğime kendimi inandırdığım kişinin iniş çıkışları devam ederken yorulmaya başladım artık. Çünkü bu sevimsiz davranışlara izin verdikçe onun gözünde daha da değersizleşiyordum. O gözlerdeki değersiz “ben”le karşılaşmak ise beni daha da yıkıyor, çevremdeki tüm sosyal ilişkilere de kendimi “değersiz” sunduğum, kendimi öyle gördüğüm için tuhaf bir çöküş yaşıyordum.. Bu bir domino taşı etkisidir. Birbirinin üzerine yıkılır gider bilirsiniz...

Bütün bu olanlardan sonra onu suçlamak en kolayıydı. “Değerimi bilmiyor, onu ne kadar sevdiğimi göremiyor, ona verdiğim kıymeti, sabrımı, sessizliğimin nedenini, onu nasıl yücelttiğimi anlamıyordu. Kötüydü işte...”

Ve bir akşam...


***


Kalabalık bir toplulukla konsere gitmiştik. Biz kızların üzerinde şık, askılı elbiseler vardı. Erkekler ise takım elbiseliydi. Bir ara salon o kadar soğudu ki üşüdüm ve kollarımı ovuşturdum. O ise hemen yanımdaki koltukta oturuyordu. Ceketini çıkardı. İçimdeki mutluluğu anlatamam size. “İşte bu” dedim. “İşte bu küçücük hareket her şeyi bitirir. Her şeyi unutturur” Ceketi omzuma yerleştirmesi için öne doğru eğildim. Ve o anda...

Ceketi benim değil diğer tarafında oturan “sevdiği kadının” omzuna bıraktı...

O anda anladım. Benim o öyküdeki yerim bu kadardı... Yere bir şey düşürmüşüm de onu aramak için eğilmişim gibi yaptım birkaç dakika... Gözümdeki yaşları içeri ittim ve konser sonrasında veda ettim hepsine, evimin yolunu tuttum... Uzun bir süre görmedim onları. Şimdi ikisi de ayrı ayrı sevdiğim arkadaşlarım...


***


Hayatta gerçekten sevildiğimi, bana değer verildiğini düşündüğüm anlar ve yerler vardır. Sabır ve emek vermeye çok inanırım. Gereksiz tepkiler vermemek için çok düşünür, ses çıkartmam.

Beklerim.

Anlaşılabileceğime, insanların ne olursa olsun içlerinde bir parça merhamet kalabileceğine ve vefaya inanmak isterim.

Mesela yıllardır kendimi ait hissettiğim yerlerdeki değişimleri başlangıçta ürksem de kabul etmeye gayret edebilirim. İş dünyasının hoyratlığıdır derim ve bir sürü “beni değersizleştirebilecek” detayı es geçebilirim. Ya da birbirimizi çok sevmemize gerek yok; tanışılıklığımıza, ortak dostlarımıza rağmen orada burada şuursuzca yazı yazanları, konuşanları bile “çocuksu bir geri kalmışlık” içinde değerlendirebilirim. Ama.. Dışarıda yağan sabah yağmuruna bakıyorum ve görüyorum ki onca yılın sonunda ben de herkes gibi yoruluyorum işte...

Ve yanlışlara kılıf bulmak istemiyorum.

Çok mu zor tamamlanmış insanlar bulmak?


VATAN
__________________
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler
aydın, iclal, köşesi, vatan



Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Açık


Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 01:42.


Anne ve Bebek Sağlığı Forumu
 
 

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.1.0 ©2007, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369